Sıradanlık Blöfü

Pınar Öğünç*

İnsanlığın en büyük trajedilerinden biri belki de, sıra dışı bir biçimde dünyaya gelip sıradan hayatlar sürmenin çelişkisinde yatıyor. Sıra dışı olduğunu o dümdüz olasılık hesapları söylüyor. Bu gezegende bir kadınla bir erkeğin karşılaşmalarından çocuk yapmaya karar vermelerine uzanan süreç milyonda birlik ihtimaller anlamına geliyor. Üstelik bu henüz işin başı; tam o spermle tam o yumurtanın buluşmasını hesaplamak, yüz katrilyonlarda birlerle tarif edilecek bir mucizeye çeviriyor varlığınızı. Hiçlikten çıkarak, rakamlardan süzülerek geldiğimiz bu uzun ve meşakkatli yolun, bu açıdan bakıldığında başarıyla sonuçlanmış bu yarışın ardından bir mükafat yakışırdı. Halbuki her birinin aynı mucizeyle buluştuğu sıradan insanlar ve üstelik ölümün bu kadar kolay olduğu bir gezegende defolu faniler olarak kalakaldık. Bu hakikatin hazmı çok kolay sayılmaz.

Neyse ki gelip de buralarda öğrendiğimiz faydalı bilgilerden biri de, birçok şey için aynısını söyleyebileceğimiz gibi, trajedilerin de bakış açılarıyla ilgili oluşu. Hayatta anlama dair kurulacak bir dolu cümle de o ilk çelişkinin içinden geçebiliyor çünkü, anlam tam da buradan doğabiliyor. Diğer yandan özsel olarak insana yaraştırabileceğimiz bir sıfatın uygarlık tarihi içinde imtiyazlı gruplar doğurarak toplumsal hiyerarşide bir basamak, katman ve sınıf haline gelişini de biliyoruz. “Bütün insanlığın sıradanlığı” felsefi bir çıkış noktası olarak anlamlı ancak. Kime sıradan denir? Sıradan olmayanların sahip olduğu ayrıcalıklar, iktidar alanları neler? Sıradana reva görülen ne? Sıradanın “halkla” özdeşliğinin bizi getirdiği yer toplumsal hareketler tarihi olacak; “sıradanın gücü” başka türlü karşımıza çıkacak.

Hiçbir işimize yaramayacak bir başka olasılık hesabı da “Bir hayat kaç türlü yaşanır?” sorusu için yapılabilir, üstelik içinden de çıkılamaz. Yaşadığımız çağın, coğrafyanın, ait hissettiğimiz ya da ait kılındığımız toplumsal grubun, “hayatın olağan akışı” denilen şablonun, “sıradan” olarak biçtiği bir ömür sürme biçimi oluyor muhakkak. Tesadüfler, fiziki ya da metaforik kazalar, irade dışı savrulmalar pek tabii mümkünse de sosyal, siyasi ve ahlaki normlar kimi zaman açıkça, kimi zaman daha sinsice, şimdi “sıranın” neye geldiğine dair sufle veriyor kulaklara. Bir tür meydan okumayla bu öngörülmüş hatların dışına sapmak ise sıra dışı deneyimleri, sıra dışı hayatları doğuruyor. Sonu bir felaketle bitmediyse eğer, bu tür sapışlar bazen şaşkınlık, bazen gıpta, bazen takdir de uyandırıyor “sıradan”da. Gayriihtiyari bir kıymet hiyerarşisi beliriverebiliyor.

Sıradanlık Blöfü

Özge Aslan, İhtimaller Görünümü

Anlatmaya yeltendiğinde sanat hangi insandan söz ediyor? Polonyalı sosyolog, felsefeci Zygmunt Bauman’ın 2008-2009 yılları boyunca La Repubblica delle Donne dergisi için yazdığı "akışkan modern dünyadan mektuplar"ında bundan bahis var. Mektuplarında "kah tasarımcısı, kah aktörü, kah kullanıcısı, kah kazazedesi olduğumuz" bu çağı yorumlayan Bauman, aslen Walter Benjamin’in yaptığı hikâye ayrımından söz ediyor. Benjamin iki tür hikâye olduğunu söyler: Denizci hikâyeleri ve köylü hikâyeleri. İlki, hiç duyulmamış şeyler yaşayanların, bilinmeyen yerlere gidenlerin, akla gelmeyecek yaratıklarla tanışanların, yani "sıra dışı" olanların serüvenlerinin anlatıldığı hikâye türünü simgeliyor. Bu tarife göre köylü hikâyeleri ise toprağın döngüsünde yaşayan çiftçiler gibi tahmin edilebilir, tekrara dayalı, gündelikle şekillenmiş, tanıdık hayatları merkeze alıyor. Benjamin'in yüz yıl önce yaptığı ayrım, bazı açılardan birbirine karışmış, esnemiş görünüyor bugün. Örneğin “köy” kent tarafından yutulmuş, kent öngörülür karma döngüsellikleriyle kendine mahsus “köylülüğünü” yaratmış ya da “köylünün” başına sıra dışı serüvenlerin gelme ihtimali bu çağda çok daha yükselmiş durumda... Fakat Bauman her şeye rağmen değişmeyecek bir farkın altını çiziyor; bu teze dokunuşu, “tanıdık” sıfatını, “tanıdığımızı sandığımız” şeklinde tashih etmek oluyor öncelikle. Sıradanlık ve aşinalık içinde duran gizeme, derinliğindeki bilgiye itibarını iade etmek istiyor. Bunun için kullandığı ilham verici bir tamlama var: Sıradanlık blöfü. Böyle bir metin neden yazılır, bunu okumaya ihtiyacımız var mı gibi sorular beliriyor belki. Biz bunu bilmiyor muyuz? Sıradanlık blöfü tamlamasını hem yazana, hem okuyana dair bir öneriyle anlamlı kılıyor Bauman; arkasındakini görebilmek için en iyi bildiğimizi sandığımız karşısında yabancılaşmayı salık veriyor. Ancak o mesafe tesis edilebildiğinde yakınlaşılabilecek bir hakikatten, “sıradanın” kıymetinden söz ediyor. Hikâyenin meramına ermek, gerçek hayatın içindeki görmeye benzer bir emek istiyor.

Daha ziyade dinsel motiflerin ve -kazananların bakışından, iktidarın o dönemki sahipleri tarafından yazılmış- tarihten sahnelerin kendine yer bulduğu Rönesans resmi içinde de böyle bir aralığı “janr resmi” veriyor bize. Dikiş diken kadınlar, hasat kaldıran çiftçiler, yemek pişirilen mutfaklar, köy şenlikleri, sıradan insanların sıradan hayat anları sabitleniyor tuvallere; baktığımızda uzak bir çağın hakikatine azıcık daha yaklaşmış hissediyoruz kendimizi. Resim belgeye dönüşmüyor, o anların gerçekten yaşanıp yaşanmadıklarıyla, yüzlerini gördüğümüz sıradan insanların gerçekte nefes alıp almadıklarıyla ilgilenmiyoruz. Bir zamanı, fikri ve duyguyu “anlayabilmeye” yol veriyorlar. Kendisi de resim yapan ve ressamlara dair yazıları “Portreler” adlı kitapta toplanan yazar John Berger, 1500'lerin ikinci yarısında yaşayan ressam Pieter Bruegel’in ödünç alınamayacak dehasından söz ediyor. Sıradana bakışında ayrıca bir derdi, bir davası olduğunu düşünüyor. Adı hemen konulamasa da resimlerinden kalan o fikrin gölgesi, o dava, “kayıtsızlık” Berger’e göre. İkarus’un düşüşü esnasında az ileride saban süren köylüler örneğin; hiçbir şey yokmuş gibi işlerine devam edişleri... Sıradanın, sıra dışıyla kesişmesinin bu tuhaf anında, Bruegel’in kibire ve ahlakçılığa yönelmeden sorguladıkları var sıradana dair.

Sıradanlık Blöfü

Özge Aslan, İhtimaller Görünümü

HAYATIN İÇİNDEKİ ŞİİRSEL ÖZ

Sıradan insanların sıradan hayatlarını, “olduğu gibi hayat”ı sinema tarihi içinde aramak, icadın ilk zamanlarına, Sovyet sinemacı Dziga Vertov'a götürebilir bizi. Sosyolog Ulus Baker'in sıklıkla andığı Vertov onu “Kameralı Adam” yapan fikri şöyle anlatır: “Atölyeyi terk ettik, hayata, gözle görülen her şeyin itişip kakıştığı bir girdabın içine dalmak için. Orada güncel olan her şey bir arada -karşılaşıp ayrılan insanlar, tramvaylar, motosikletler ve trenler, kendi hatlarında dolaşıp duran otobüsler, her biri kendi uğraşının peşine düşmüş arabalar ve gülümsemeler ve gözyaşları ve ölüm ve görevler... Hiçbiri bir rejisörün megafonundan çıkacak talimata boyun eğmez.” Baker, çok katmanlı Vertov okumasıyla bu filmlerin satır aralarını ya da Vertov'un tabiriyle imaj aralarını görmeye çağırır. Bugünden bakınca işleriyle sıklıkla propagandacı olarak anılan Vertov'un propaganda fikrini icat etmiş olmasını kabul etmekle beraber, bundan fazlasını yaptığı söyler. Filmlerindeki gizli tarihin altını çizer; realizmden çok “şiirsel özü” keşfedişini takdir eder.

Kendisi fotoğraf çekmese de fotoğraf üzerine en fazla düşünenlerden olan Walter Benjamin, toplumların, sadece fotoğrafla keşfedilmesi mümkün “optik bilinçaltından” söz ediyordu. Örneğin öylesine çekilmiş bir balıkçı kadın fotoğrafı sayesinde, hiçbir zaman sanata bütünüyle girmesi söz konusu olmayacak bir kişiden “susturulamayacak bir şey” kaldığını yazmıştı. O “şey” ya da Ulus Baker'in Vertov’dan bahsederken kullandığı “şiirsel öz”, dünyayı sadece bunun için dolaşarak kâh maden işçilerini, kâh dev bir kaplumbağayı fotoğraflayan Sebastiao Salgado’nun fotoğraflarında vardır; son derece gerçek, tartışmasız, sert, yalın ve duygu dolu. Hayatın içinde en sıradan anları, en çabasız biçimde kaydetmiş gibi görünen İngiliz fotoğrafçı Martin Parr’ın yüz binlerce karesinde hep bir oyunbazlık göze çarpar. Ama her şeye rağmen bu içlerinde gömülü olduğunu sezdiğimiz gizli tarihten bir an şüphe duymaya itmez bizi.

Benjamin bugün yaşasaydı ve fotoğraf makinesinin böyle herkesin cebine girişine tanık olsaydı, bunun “devrimci kullanım değerine”, toplumun “çözülmesinde ve yeniden kurulmasında” oynayacağı yeni role dair neler söylerdi acaba? Boş sokaklar, kalabalık caddeler, dükkânının kapısından dışarı gözleri takılmış esnaf, toplanmış pazar yerleri, kendine mahsus işçiliğiyle ev içleri, yarı aralık perdeler, seyyar satıcılar... Hep gördüğümüz, bildiğimizi sandığımız, hatta görmez olduğumuz bu hayat kırıntılarının da bir sözü mutlaka var. Yüz yıl öncekine benzemiyorsa da bir şiir var.

KAYNAKÇA

• Zygmunt Bauman, "Akışkan Modern Dünyadan 44 Mektup", Habitus Yayınları, 2011.

• John Berger, "Portreler", Metis Yayınları, 2017.

• Ulus Baker, "Sanat ve Arzu", Editör: Tansu Açık, İletişim Yayınları, 2014.

• Ulus Baker Yazıları,  http://bit.ly/2Z5Hjzj

• Walter Benjamin, "Fotoğraf Yazıları", Kolektif Yayınları, 2019.
 

 

*Pınar Öğünç, gazeteci, yazar. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler mezunu. Uzun yıllar gazete ve dergilerde muhabir, editör, köşe yazarı olarak çalıştı. Jet Rejisör (2006), İnce İş (2009), Asker Doğmayanlar (2012)  adlı üç kurmaca dışı kitabı, Aksi Gibi (2015) ve Beterotu (2019) adlı öykü kitaplarını  ve çocuklar için Cotturuk Defterleri'ni (2019) yazdı.

SIRADANIN GÜCÜ