Ayak Nasırları

Ali Taptık*

Bedenimizin kesintisiz çalışması için nefes almamız gerekiyor. Aldığımız bu nefesteki oksijen, dolaşım sistemimizin ana motoru kalp ile tüm diğer işlevler için gerekli enerjiyi sağlayacak kimyasal reaksiyonlarda kullanılmak için vücuda dağıtılıyor. Bu sistemin pek de söz edilmeyen bir yanı var. Kontrol edilemeyen bu kırmızı kas yığını tüm bu sıvıyı iki ayağı üzerinde doğrulmayı tercih etmiş bu canlının ayaklarından geri çekmek için yeterli güce sahip değil. Dolaşım sisteminin sağlıklı çalışması için insanların da dolaşması gerekiyor. Ayaklarımız üzerindeki tekrarlayan basınç, kanımızı kalbimize geri pompalamak için gerekli gücün oluşmasını sağlıyor. 

Francesco Careri, Walkscapes (Careri, 2009) kitabına semavi dinlerin önemli karakterlerinden Adem ve Havva’nın oğullarından Habil ve Kabil’in hikâyesi ile başlar. Tefsirlerde ve diğer semavi dinlerin kitaplarında geçtiği gibi Kâbil ziraatçı, Hâbil ise çobandır. Diğer bir bakış açısı ile Kabil yerleşik, Habil ise göçebedir. Kabil kardeşini kıskanıp ilk kardeş katlini gerçekleştirecek, bunun sonucunda dünyada sonsuz göçebeliğe mahkum edilecektir. Kabil yer yüzünde dolaşmaya devam etse de insanlar yerleşti. Toprağı ve buğdayı tahakküm altına almamış, avcı toplayıcı bir insanın günümüzdeki halini tahayyül etmek bilimkurgu yazarlarına kalıyor. İnşaat sektörü ya da gayrimenkul piyasasının ülke ekonomisine etkisini cebimizde ve tenimizde hissettiğimiz, birbirimiz dahil her türlü canlı ya da cansızı bir kaynak olarak gördüğümüz günümüzde, bu olagelişte yerimizi anlamak ya da en aza indirgemek ve içinde var olduğumuz, şehir adını verdiğimiz bu yığını tanımak için ise dolaşmak önemli bir araç. Hem sağlıklı kalmak için de dolaşmamız gerekiyor.

Modern sanatın, sinemanın ve fotoğrafın keşfedildiği senelerin, kentlerin günümüzdeki kimliklerini bürünmeye başladığı senelere tekabül ettiğini söyleyebiliriz. İşte tam da bu zamanlarda Paris sokaklarındaki durumların şiirlerini yazan Baudelaire, aylak gezen bir gözlemciyi flâneur kelimesiyle tanımladı. Benjamin birkaç sene içerisinde bu aylak gezenin de aslında kendine bu yeni kapitalist kent düzeninde bir yer aradığını açıklayacaktı: “Alışveriş Merkezi/Bon Marché flâneur’ün son şansıydı. Aydınlar flâneur olarak piyasa çıkmıştı. Gözlemlediklerini düşünürken, aslında farkında olmadan kendilerine bir alıcı arıyorlardı.” (Benjamin & Tiedemann, 1999) Günümüzde birçok emekçinin bir arada var olduğu ve daha çok orta sınıflara ait olan alışveriş merkezlerini düşünür ve sanatçıların genelde reddedişi bundan mıdır acaba?

1920’lerde yine Paris’de bu sefer kendilerini Dada grubuna mensup olarak tanımlayan bir grup hırslı sanatçı visit-excursion ziyaret gezileri düzenlemeye başladı. Dönemleri için sanatın iktidar ve izleyici ile belli mesafeleri kabullenmiş ilişkisine karşı duran anti-sanat bir akım gibi düşünülebilecek bu kolektif, yaratıcı etkinliklerle kentin içinde tanımsız kalmış, neden boş kaldıkları belli olmayan belli bölge ve alanları, eylemleri ve düşünceleri ile anlamlandırmaya çalıştılar, tıpkı bir psikiyatr gibi. Bu çalışmada başkalarına dokunabildiler mi, bunu bilemiyoruz. Ama kent dediğimiz canlının bir psikolojisinden bahsedebilirsek, belki de Freud’un yine tam da o dönemlerde tanımladığı bilinçaltının izlerini sürmeye başlayabiliriz. Takip eden senelerde kendilerini ayrı bir akım olarak tanımlayacak yeni sanatçı grubu ise sürrealistlerdi. Onlar bu sefer kentin kendisi yerine aslında kentli bireyler olarak pek de parçası olmadıkları kırsalda, daha doğrusu kentin bitip kırsalın başladığı yerlerde gezinmeye başladılar. Deambulation ismini verdikleri uzun yürüyüşlerinde aslında yürümenin sürekliliği ve tekrarın yarattığı transa benzer bir halde, kırsalın canlılığı ve farklılığı ile karşılaşarak, kendi bilinçaltlarını mekânın, yani yürüdükleri yerlerin bilinçaltıyla çarpıştırmayı amaçlıyorlardı. O dönemde Eugène Atget sessiz sakin Paris’i belgeliyor, “sanatçılar için belgeler” yaratırken ya umursamazlıktan ya hırssızlıktan yaptığı sanatı tanımlamakla uğraşmıyordu. Sıradan mekânların görüntüleri üzerine ürettiği fotoğraflar, dünyanın en çok fotoğraflanmış kentlerinden birinin biricikliğini 20. yüzyıl başı Avrupa şehirleri hakkında düşünenler için kaynak oluşturabilir.

YÜRÜYÜŞ, GEZİNTİ VE KAYDI TUTULAN HAREKET

Yukarıda bahsettim Paris ortamında yürüyüş ya da gezilerine yeni bir isim takmak zorunda hisseden diğer bir grup ise Lettrist International ve daha sonra evrildikleri Situationist International. Gösteri Toplumu (2012) ile tanınan Guy Debord’un anti sanat düşüncesinin yapıtaşlarından ve kentsel varoluşu anlamlandırma ve heyecanlandırma gayesiyle ürettiği birçok fikir ya da eylemden biri olan dérive, bir fiil olarak akıntıya kapılmak, akıntıyla yol almak anlamlarına gelse de, bir taraftan da geminin doğrultusunu sağlayan önemli parçalarından olan omurgası anlamına geliyordu. Bu eylemlerdeki amaçlı rastlantısallık ya da daha büyük bir yorumlamaya hizmet edecek rastlantısal okumalar, yorumlamalar, bulunmalar Debord’un tam da “Theory of Dérive”ında (Dérive’nin Kuramı) psikoanalitik bir duruma işaret ediyordu. “Dérive (eylem akışlarıyla, tavırlarıyla, yürüyüşleri ve karşılaşmalarıyla) bütünüyle tamamen psikoanalizde dilin yeriyle aynıdır. Kendinizi kelimelerin akışına bırakın der psikanalizci. Bir söyleyişe karşı çıkıncaya ya da bir kelimeye bir ifadeye müdahale edinceye kadar (yol değiştirmek de denebilir) dinler…” (Knabb, 2006) Debord’un yakın arkadaşlarından Ed van der Elsken kitabı Love on the Left Bank’de bu zamanın acayip karakterlerini ve onlarla Paris’in yeraltını anlatıyor desek yanlış olmaz.

Komiktir, sanat ve düşünce tarihinin önemli karakterlerinin Avrupa’daki yürüme tutkularına ara verdiğimiz bir dönemde bu sefer hareket arzusu büyük Amerika kentlerindeki sanatçıları sarıyor. Robert SmithsonTony Smith gibi Land Art tanımının öncüllerinden karakterler Amerika banliyölerinin kendiliğinden gelişmiş biricik düzeninde kendilerine yer ararken, New Topographics’de bir araya gelmiş Robert AdamsStephen Shore gibi fotoğrafçılar bu yeni kıtanın yeni coğrafyalarını didikliyorlardı. Mimarları bilinmeyen, kendiliğinden şekillenmiş coğrafyalarının neden bu biçimde olageldiğini anlamaya çalışıyorlardı. Genelde yürüyorlar mıydı, yoksa koca makinelerini bir kamyonetin arkasına koyup mu geziyorlar mıydı, önemli değil. Kent çeperindeki bu hareketin amacı, metropol merkezindeki kültürel çevrelerin yabancısı olduğu alanlardaki potansiyellerini keşfederek belki de olagelmiş ve sıradanlaşmaya başlayan belli yapagelişleri (galeri, sergi düzenleri, disiplin kavramı) sorgulamaktı. Aynı senelerde Türkiye’de Cengiz Çekil, Görsel Parkurlar ile (1979) hızla değişmekte olan İzmir’deki evi ile işi arasındaki yürüyüşü fotoğraflayıp çizgisel bir şekilde sunacaktı. Bu fotoğrafların, üreticileri Cengiz Çekil’in mirası olmaları nedeni ile birçok buluntu ve arşiv fotoğrafından daha çok bilgi içerdiğini iddia etmek çok da yanlış olmaz. Cengiz Çekil’in sanatçı ve eğitmen olarak duruşu bu serinin anlamlandırılmasında bir katman gibi düşünülebilir. Diğer katman ise görüntülediği rotanın tanımlı, tekrarlanabilir, izi sürülebilir olması ile alakalı. 

2000’lerde ise dünyada ve Türkiye’de yürüme ve rehberli turların belki de yeniden canlandığı bir dönem, bazı sanatçılar yürüyüşleri sanatsal üretimleri için meditatif bir araç olarak kullandılar. Diğerleri yürüyüş, trekking ve rehberli turlarla kentin unutulmaya yüz tutmuş katmanları arasında zaman yolculuğu yaptılar yürüyerek. Başkaları belli hikâyelerini hatırlatmak istediler ya da çeperi sahiplendiler. Ötekiler ise kenti bir sahneye, bir mecraya çevirmeye çalıştılar diyebiliriz. Burada yürüyüşlerin, gezintilerin ve kayıt tutulan hareketlerin ve bu hareketlerde üretilen görüntü ya da tümcelerin konumlandırılması aslında eylemin kendisinden daha önemli. Nitekim ortalama bir genç evden çıkıp gününü geçirirken tüm dünyaya açtığı görselliği yakın gelecekte sadece sosyal medya patronlarına kazandırıyor. Bunların gelecekteki veri arkeologları için çok önemli bir kaynak olacağı, ya da görüntülerin Orhan Cem Çetin deyişiyle “serseri kurşun” doğasından dolayı, günümüzü ve kentlerimizi iyi anlamda değiştirecek etkileri de olacağı kesin.

Şehirde ve Şehirli çağrısının katılımcılarından Aliye Erkurtulgu’nun gece gezintisi heyecan verici bir başlangıç olabilir. Bu seri geliştiğinde belki bu kırık dökük nesnelerin arkasındaki nedenleri bize ifşa edecek ve gece ıssızlaşan mahaller üzerine bizi düşündürecek. Belki de Erkurtulgu daha da ileriye gidip, rotasını bizlere açık edecek, onu takip etmemize izin verecek. Ya da hiç olmadı bu geceleri ıssızlaşan kentte kırık dökük izlerin zihnimizdeki yansımalarını bulmamızı bekleyecek. Beklemek ve bekletmek geçerli bir yöntemdir. Ancak zamanın ve tarihin biriken ve örten doğasının içinde yaşadığımız dünyanın şiddetle kutuplaştığı daha da zalim bir yön var. Görüntülerin sürekli her yandan bize çarptığı bir zamanda, görüntüleri uçuculuğa karşı korumanın tek yolu sunum biçimleri ile “serseri kurşunlara” bir doğrultu vermekte.

KAYNAKÇA

- Benjamin, Walter, and Rolf Tiedemann. The Arcades Project. Cambridge, Mass: Belknap Press, 1999.
-Ken Knabb (Ed.). Situationist International Anthology (Rev. and expanded ed). Berkeley, CA: Bureau of Public Secrets, 2006.
- Francesco Careri. Walkscapes: Walking as an Aesthetic Practice (6th print run). Barcelona, Gili: 2009.
- Debord, Ekmekçi, Taşkent, Ergüden and Mehmet Celep. Gösteri Toplumu ve Yorumlar. 2012.
- Exhibition New Topographics (Ed.). Göttingen: Steidl, 2013.

 

*Ali Taptık, sanatçı ve mimar. Aynı zamanda İTÜ ve MEF Üniversitesi’nde yarı zamanlı öğretim görevlisi, İTÜ FBE’de doktora araştırmasını sürdürüyor. Bunların yanı sıra Okay Karadayılar ile kurduğu sanat ve tasarım ofisi ONAGÖRE ile sanatçı ve kültür kurumları için yayınlar hazırlıyor, yine kurucularından olduğu Bandrolsüz kolektifi ile yayıncılık üzerine çalışıyor. Mimarlık, fotoğraf, kent ve sanat konularında düşünüyor, metinler ve görüntüler üretiyor.

ALİYE ERKURTULGU, WEEGEE'NİN YOKLUĞUNDA