Sürüden Ayrılmak: Dijital Çağda HikÂye Anlatıcılığı

Patrick Witty kariyerine bağımsız bir fotoğrafçı olarak başladı – 11 Eylül fotoğrafları birçok mecrada yayınlandı ve Ulusal 11 Eylül Anıtı ve Müzesi’nin kalıcı koleksiyonunda da yerini aldı. O zamandan beri, New York Times, TIME ve WIRED gibi geniş bir yelpazedeki süreli yayınlarda editoryal pozisyonlarda görev yaptı; şimdi National Geographic’te Yardımcı Fotoğraf Direktörü olarak çalışıyor.

İster cep telefonuyla ister bir drone ya da bir Instagram Hikayesi’yle olsun, seyircimize oldukları yerde ulaşmamız gerektiğine inanan Witty, kariyeri boyunca, hikâye anlatımının yeni formlarına özel bir ilgi duydu. İşine büyük bir adanmışlıkla bağlı ve aynı zamanda hayranlık uyandıracak derecede açık görüşlü bu görüntü üreticisinden daha fazla görüş almak için LensCulture'ın söyleşisini okumaya devam edin.

Söyleşi: Alexander Strecker (LensCulture)

Lens Culture - Editör olarak çalışmadan evvel, kariyerinize bağımsız bir fotoğrafçı olarak başladınız. Uygulamadan gelen deneyiminizin editör olarak size özel bir bakış açısı verdiğini düşünüyor musunuz? Bazen sahaya geri döndüğünüz de oluyor [Buradan Witty’nin Midilli’den işlerine bakabilirsiniz]. Bu iki farklı perspektif arasında gidip gelmek size nasıl geliyor?

Patrick Witty - Evet, bana kesinlikle özel bir bakış açısı veriyor. 2004’ten beri fotoğraf editörü olarak çalışıyorum. Önce New York Times’da, sonra TIME’da Uluslararası Fotoğraf Editörü olarak, sonra da WIRED’da Fotoğraf Direktörü olarak. National Geographic’e Yardımcı Dijital Fotoğraf Direktörü olarak katılmam ise bu yılın Ocak ayında oldu.

Kariyerim boyunca çatışmanın, şiddetin ve savaşın -insanların birbirine yaptığı tüm o korkunç şeylerin- binlerce fotoğrafıyla muhatap oldum. Geçen yıl Temmuz’da WIRED’dan ayrıldıktan sonra mülteci krizini fotoğrafçı olarak izlememin de nedeni kesinlikle buydu. Birçok açıdan, tüm kariyerim ve hayatım sanki bu anın zeminini hazırlar gibiydi. Afganistan ve Irak’taki savaşın (New York Times için) ve Arap Bahar’ının (TIME için) görsel sunumlarını yönettim; tüm bunlar mülteci krizine katkı sağlayan olaylardı.

Mülteci krizini fotoğraflamaktaki hedefim çok belirgin ve belirliydi. Bunun, fotoğraf editörü olarak edindiğim deneyimlerden kaynaklandığını düşünüyorum. Yapmak istediğim en son şey, sürüye katılmaktı. Diğer herkesin çektiği gibi fotoğraflar çekmek ve yayınlamak.

Bu yüzden kısmen farklı bir yaklaşımı tercih ettim: Doğrudan sosyal medyada yayın yaptım. Instagram, Facebook, Twitter, Vine ve Periscope benim yayın platformlarım haline geldi ve zannediyorum ki, bu yayınları takip eden insanlar orada yaşamanın, azıcık da olsa, ne anlama geldiğini anlayabildiler. Bir iPhone ile fotoğraf çekerken, bir diğeriyle Midilli sahillerine çıkan mültecilerin görüntülerinin canlı yayınını yapıyordum. Hedefim hiçbir zaman yayınlanmak ya da kalıcılık değildi – daha ziyade deneyimdi. Atmosfer. Buna, ben, “canlı muhabirlik” diyorum.

LC - Başkalarının fotoğraflarında aradığınız nitelikler neler? Editör olarak bir işi değerlendirdiğinizde neler üzerinde durursunuz? Kafanızından hangi ölçütler geçer? Somut şeyler mi, yoksa içinizden gelen bir ses mi – ya da ikisinin karışımı mı?

PW - İçimden gelen sesi dinlemek kesinlikle sürecin bir parçası. Şaşırtılmayı, merakımın uyandırılmasını ve sonuçta aydınlatılmayı istiyorum. Bir fotoğraf yarışmasında, elbette, estetik ön planda. O olmadan, milyarlarca fotoğrafla dolu evrende ilginizi ne çekecek ki? Can alıcı nokta sürüden ayrılmak, bu nedenle de profesyonel fotoğrafçılar her zaman var olacak; elbette fotoğraf editörleri de.

LC - Dijital platformlara karşı büyük ilginiz var. Örneğin, “viral fotoğraf” fikrini ortaya atmıştınız. Önemli fotoğrafçılar tutkulu bir biçimde dizilerin önemine inanırken, hafızalarımıza kazınan genellikle münferit görüntüler oluyor (Napalm kızı, Alan Kurdi gibi). Münferit fotoğraflar da kendi içlerinde bir hikâye iletebilir mi yoksa karmaşık meseleler üzerine, basite indirgenmiş bir görüş sağladığı için virallik sorunlu mu?

PW - Virallik garip ve öngörülemez bir şey; neredeyse hiçbir zaman fotoğrafın kalitesiyle alakası olmuyor. Ve haklısınız; kolaylıkla yanlış yorumlanabileceği ve tersinden algılanabileceği için oldukça sorunlu. Virallik aynı zamanda epey karmaşık çünkü çoğu sözüm ona “viral” fotoğraf da sahte.

TEKRARLAMAM GEREKİRSE, BÜTÜN BUNLAR ETİK İLKELERİ TAKİP EDEN PROFESYONEL FOTOĞRAFÇILARIN VE FOTOĞRAF EDİTÖRLERİNİN ÖNEMİNİ VURGULUYOR.

LC - Bu yılın başlarında, Snapchat üzerine yazdınız. Burada, tekil görüntüden bile daha kısıtlı bir araçtan söz ediyoruz. Bu hikâyeler son derece kısa ömürlü ve böylelikle, icadından bu yana fotoğrafın esas özelliklerinden biri olan akıllarımıza bir şeyin “sabitlenmesi” fikrinin tamamen karşısında duruyor. Çoğu fotoğrafçı böylesi hızlı teknolojik değişimlere şüpheyle yaklaşıyor oysa siz bunları kucaklıyor gibisiniz. Facebook, Instagram, Snapchat ve benzerlerine katlanamayan, inatla geleneksel olan belgesel fotoğrafçılara ne söylemek isterdiniz?

PW - Onlara bize katılmalarını söylerdim. Bunun bambaşka bir hikaye anlatma türü olduğunu vurgular, benimseyip sahiplenebilecekleri, kucak açmaları gereken bir şey olduğunun altını çizerdim. Fotoğraf kadar önemli mi? Öyle demek zor. Bu ikisini karşılaştırmamayı tercih ederim. Yine de önemli olduğunu inkâr edemem.

İZLEYİCİ KİTLESİ OLMADAN, HİKÂYE ANLATICILIĞININ NE ÖNEMİ VAR? FOTOĞRAF EDİTÖRÜ OLARAK HEDEFLERİMDEN BİRİ, NEREDE VE NE ŞEKİLDE BULUNUYORSA, BU İZLEYİCİ KİTLESİNİ BULMAK.

Örneğin, hesabınızda aynı gün içerisinden birkaç ânı paylaşmanızı sağlayan özellik olan Instagram Hikâyeleri’nin, gerçek zamanda hikâye anlatmak için kullanılması gereken, inanılmaz bilgilendirici ve sanatsal bir araç olduğuna inanıyorum.

LC: Yeni medya/metot/imge yayma yöntemlerini keşfetmeye olan düşkünlüğünüzü akılda tutarak, “Kamera yalnızca bir araç; asıl önemli olan fotoğrafçının kendisidir,” diyen biri karşısında neler hissettiğinizi merak ediyorum.

PW: Onlara katılıyorum aslında. Leica ya da iPhone, bunlar sadece birer araç. Bu aracın arkasında yatan vizyon asıl önemli olan.

KAYNAĞIN KENDİSİNE BURADAN ULAŞABİLİRSİNİZ